FİNANSAL KRİZ VE TÜRKİYE'YE ETKİLERİ

              1. 2008 FİNANSAL KRİZ

              2007 yılından itibaren dünya gündeminin ilk sıralarına oturan ekonomik çalkantı, adını ilk kez sub-prime mortgage kredilerinin geri ödenmesinde sıkıntılar yaşanması, düşüşe geçen emlak fiyatları ve sözkonusu piyasanın önemli aktörleri olan finansal kuruluşların tehlike sinyalleri vermeye başlamasıyla duyurmuştu.

              Sözkonusu yüksek riskli konut piyasasında işlem gören varlıkların yanı sıra, bu piyasada başlayan bozulmanın daha az riskli finansal varlıklara da yayılacağı korkusu ve dahi bu korkunun 2008’de gerçekleşmesi, bozulmayı daha da derinleştirmiştir. Netice itibariyle bu tür kredilerle ilgili finansal araçları portföyünde bulunduran kuruluşların mali yapıları da, düşen fiyatlarla birlikte bozulmaya başlamıştır. Nitekim ABD ve AB ülkeleri merkez bankaları ve hazineleri aracılığı ile birbiri ardına destek paketleri açmaya başlamış, Ekim ayının ikinci haftası itibariyle gerek finansal kuruluşlara sermaye enjeksiyonu, eldeki sorunlu mortgage varlıklarının satın alınması, ve diğer likidite önlemleri dahil olmak üzere alınan önlemlerin boyutu 5.1 trilyon doları bulmuştur (Radikal Gazetesi, 14 Ekim) 2008 Nobel Ekonomi Ödülü’nün sahibi Paul Krugman, krizin sektörde beklentilerin çok ötesinde, 6 ila 7 trilyon dolarlık sermayeyi eriteceğini ifade etmektedir.

              Küresel likidite sıkışıklığının ardında yatan etkenler irdelendiğinde öncelikle adı anılması gerekenler, firmaların daha güvenli gördükleri para piyasalarındaki davranışları ve hedge fonlardır. Özellikle ABD firmalarının finansman ihtiyacında Varlığa Dayalı Ticari Senetlere (ABCP)  olan ilgilerini para piyasalarına yöneltmeleri, daralan likidite ortamında bankalararası piyasalarda faiz oranlarının sert yükselişler göstermesine neden olmuştur. ABD’de faizlerin yükselmesi nedeniyle yüksek riskli mortgage kredilerinde batıkların artması hedge fonları da zora sokmuştur. Bazı fonların buna bağlı olarak büyük zararlar açıklamaları, hedge fonlardan para çekimlerine neden olmuş, likidite sıkışıklığı yaşamaya başlamışlardır. Hedge fonlar likidite yaratmak için piyasalardaki pozisyonlarını azaltınca tüm borsalarda hızlı geri çekilmeler yaşanmıştır (TCMB, Enflasyon Raporu, 2008).

              Alınan tüm önlemlere rağmen,  olumsuz finansal piyasa koşullarının, konut piyasasındaki sorunların ve kredi sıkışıklığının dünya ekonomisindeki finansal istikrar ve büyüme üzerine yaratabileceği olumsuz etkileri hafifletmek amacıyla dünya merkez bankaları sürekli özel fonlarla, piyasa yapıcılarına özel kredilerle bu dönemin üstesinden en az zararla gelmeye çalışmaktadırlar.

              1.1. Finansal Krizin Sebepleri

              Dünyanın bugünkü haliyle, Batı hızla bir enkaza dönüyor, tarihe mal ettikleri, Nobel ödülleriyle onore ettikleri iktisatçıların marifetiyle kurdukları ekonomik sistem tel tel dökülüyor.

              Çok güvenilen, yıkılmaz kale sanılan uluslar ötesi bankaların her gün biri devlet kontrolüne geçiyor.

              ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa gibi Batı dünyasını temsil eden ülkeler, krizle baş etme konusunda acz içinde kıvranıp duruyor. Eskiden neredeyse dünyalı bile saymadıkları Çin ise Batı"yla kıyaslanamayacak ölçüde rahat durumda. Hindistan'ın yıldızı yükseliyor.

              Batı'da merkez bankaları hazine yetkilileri ve hükümetlerin krizi dindirmeye yönelik her hamlesi boşa çıktı. Herkes panik içinde. Süslü bir deyimle likidite krizi diye adlandırdıkları parasızlık, bankaların, sigorta şirketlerinin belini büktü. Parasız kuruluşları fonlayan devletin kendisi likidite sıkıntısı çekmeye başladı (Ulus, 2008).

             

              1.1.1. Faiz

              Tarih boyunca en çok lanetlenen bir kavram iken her devirde insan ve toplum hayatını en çok etkileyen bir unsur olmuştur, faiz. Ama faize ilişkin en önemli gerçek, kapitalist liberal ekonominin temel taşı olduğu veya yapıldığıdır.

              Dünyanın en başarılı yatırımcıları küresel finans krizinin teşhisinde birleşiyor: Bugünkü kriz, ekonomideki son 25 yılın köpüklenmesinden (buble) doğmuştur. Köpüklenmeyi oluşturan ise, modern finansın bel kemiği konumundaki doğurgan ve spekülatif faizdir.

              Kıymetli evrak hukukundan yararlanan faizli enstrümanlar piyasalarda sınırsız defa dolanım imkânı bulur. Trilyonları bulan bono piyasaları, ekonomideki her faiz değişikliğinde dalgalanır; yüz milyar dolarlar birkaç saat içinde bazılarınca kazanılır, bazılarınca kaybedilir (Ulus, 2008).

              Faiz, modern ekonomilerin âdeta hücrelerine kadar işlemiştir. Faizle alâkasız gibi görünen finansal işlemlerin hepsi dolaylı olarak faize bağlıdır. Meselâ, vadeli kontratlarda spot fiyat ile vadeli fiyat arasındaki farkı tayin eden faizden başka bir şey değildir. Faizin sadece bir puan yükselmesi, bir devletin borç stokunu durup dururken, yukarılara çeker, bir puan inmesi ise alacaklıyı zarara uğratır.

              Faiz sunî işlemler oluşturarak ve doğası gereği her bulaştığı muameleyi spekülasyona çevirerek finans hayatını kimileri için saadet, kimileri içinse felâket kapısı haline getirir.

 

              1.1.2. Amacından Sapan Finans Kurumları

              Küresel ekonomik krizin bir diğer önemli sebebi, amacından sapan finans kurumlarıdır. Bankaların ve diğer finans kurumlarının asıl gayesi, iş hayatının ihtiyaçlarını karşılamaktır. Faaliyetlerini iş hayatının ihtiyaçlarıyla sınırlayan finans, normal fonksiyonunu icra eder.

              Maalesef finans âlemi insani hırsın en zor kontrol edilebildiği faaliyetlerdir. Nitekim, banka ve finans sistemi bu doğal çalışma alanının bilhassa 1980'lerden bu yana dışına çıkarak bir görev ve fonksiyon tecavüzü içerisine girmiştir. Finansal kuruluşlar ile hissedarları ve finans yöneticileri, finansı reel sektörün yardımcısı olmaktan çıkarıp sadece kendisi için yaşayan, kendi kendini besleyen büyüten bir canavar mekanizma haline getirdiler (Ulus, 2008).

              Global bankaların medyaya yansıyan sorunlarına baktığımızda, dünyadaki pazar paylarını artırmak, birleşme ve satın almalar yoluyla küresel konumlarını güçlendirmek gibi şeyler görüyoruz.

              Bunların hiçbirinin bankaların yasalarda yer alan kuruluş amacıyla, gerçek misyonlarıyla uzaktan yakından alâkası yoktur. Özellikle, ABD'de bankaların hiç de toplumsal ve kamusal olmayan bu tür çalışmaları ekonomi hayatının en popüler ve yaygın faaliyetleri arasındadır.

              Kağıt üzerinde, nihaî hedefi tüccar ve sanayiciyi kalkındırmak olan bankaların bu işi ikinci plana attıkları ve kâr sevdasına kapıldıkları açıkça ortada.

 

              1.1.3. CEO Fiyaskosu

              Yaşanılan küresel ekonomik krizde değinilmesi gereken bir diğer nokta da CEO'lardır. Uluslararası çaptaki CEO (chief executive officer) uygulaması ABD'nin dünyaya ihraç ettiği ayıplı bir maldır.

              1980'li yıllardan sonra, işletmelerin başına getirilen CEO, şirkette âdeta tek kişilik bir sınıftır. Böyle bir mevki her yönüyle işletmecilik kural ve prensiplerine aykırıdır. Meselâ, işletmede icraat ve kontrol faaliyetlerinin birbirinden bağımsız işlevler olduğu, dolayısıyla da farklı kimse veya departmanlar tarafından yürütülmesi gerektiği teoride ve tatbikatta herkes kabul eder.

              Şirketin başına konan bir CEO, hem genel müdür hem de yönetim kurulunun yetkilerini haiz olduğundan söz konusu ilke kendiliğinden rafa kalkar. Genel müdür sıfatıyla önce bir öneriyi hazırlayıp yönetim kurulunun onayına sunan CEO, aynı anda yönetim kurulu başkanının koltuğuna oturarak kendi önerisini değerlendirir ve tabii ki her defasında kabul eder (Ulus, 2008).

              Böyle bir ortamda, şirketin kötüye gidişi hakkında kimse ikaz yapmak ve işlerin düzelmesi teklifini getirmek cesaret ve arzusunu da gösteremez. Netice olarak, CEO, iki-üç başlı, dört ayaklı, beş elli tuhaf bir yaratık gibidir ve kendisini var eden ABD'li şirketlere uğursuzluk getirdiği gibi, tüm dünyaya zarar vermektedir.

 

              1.1.4. Mortgage Krizi

              Amerika'da faiz oranlarının oldukça düşük seviyelerde olduğu için; özellikle dar gelir grubundaki kişiler, değişken faizli kredileri kullandılar. Fakat ABD Merkez Bankası'nın (FED) geride kalan iki yılda faiz oranlarını artırması konut sektörünü büyük bir durgunluğa soktu. Konut satış fiyatları önceden kredi verilen seviyeden aşağılara inince dar gelir grubu aldıkları kredileri düzenli olarak ödeyemez duruma geldiler. Böylece bankalar verdikleri kredilerin geri dönüşümünü sağlanamayınca mortgage piyasasında çanlar çalmaya başladı.

              Faiz oranları artınca kişilerin kredi alma imkanları düştü. Böylece ev alımlarında çok büyük bir düşüş izlendi. Buna bağlı olarak panikleyen inşaat sektörü elinde ev kalmaması için ev fiyatlarını piyasanın altına çektiler. Böylece dar gelirli grup kredilerini düzenli olarak ödeyememeleri sonucu gelen kriz gemisinin direkleri gözükmeye başlandı. Örneğin; A bankası 2 yıl önce B kişisine ev karşılığında değişken faizli  100 bin Dolar kredi vermiş olsun. FED'in faiz artırımıyla, B kişisi artan kredi ödeme miktarını ödeyemeyecek duruma gelince, A bankası B kişisinin kredi için ipotek ettirdiği eve el koyuyor ve evi satılığa çıkarıyor. Ama birde bakıyor ki 100 bin Dolar kredi verdiği evin değeri 70 bin Dolara düşmüş. Arada kalan 30 bin $ bankanın zararı oluyor. Böyle milyonlarca kredi olduğunu öngörülürse bankaların büyük zararlarının da ekonomiye etkisi yansıyacaktır.

              Amerika'daki bankaların, verdikleri kredilerin geri dönüşümünü sağlayamaması beraberinde nakit para ihtiyacını had safhalara çıkardı. Amerika’daki nakit sıkıntısını çözmek isteyen bankalar, diğer ülkelerde bulunan paralarını kullanmaya başlamasıyla, Avrupa'nın yanı sıra Rusya, Japonya gibi büyük devletlerde gemiye yüklendi.

              1.2. Finansal Krizin Etkileri              1.2.1. Amerika’da ve Dünyada

              Krizin bu çerçevedeki etkilerini dolar üzerindeki etkileri, ekonomik büyüme üzerindeki etkileri ve dünya piyasaları üzerindeki etkileri olarak göz önüne gelmektedir.

 

              i. Dolar Üzerindeki Etkiler

              ABD Merkez Bankası FED, ekonominin durgunluğa girmesini önlemek için faiz indirimi politikası uygulamaktadır. Ancak bu politikanın çok önemli bir yan etkisi var: Dolar’ın değer yitirmesi... Gerçekten Amerikan Doları, başta Avro olmak üzere dünya para birimleri karşısında uzun süredir değer kaybetmektedir. Üstelik bu eğilimin süreceğine dair güçlü bir beklenti olup bu da Dolar’dan kaçışı hızlandırıyor. Böylece Amerikan ekonomisinin cari işlemler açığı ve bütçe açığı sorunlarına, bir de Dolar’ın değer yitirmesi sorunu eklenmiş oluyor. Amerikan ekonomisi bakımından iki önemli etki var, biri olumsuz, öbürü olumlu.

              - Olumsuz etki şu: Dolar giderek yaşamsal bir özelliğini, “uluslararası ödeme aracı olma” özelliğini kaybediyor. Daha somut olarak ifade edersek, bankalar, merkez bankaları giderek daha az Dolar ve Dolar üzerinden çıkarılmış daha az finansal varlıkları aktiflerinde tutmaya yöneliyorlar. Yatırımcılar diğer yatırım araçlarını Dolar’a tercih ediyor. Bu gelişmeler de ABD'nin Dolar basarak yeni emisyonu  dünya finansal pazarlarına sürme imkânını sınırlamaktadır.

              - Zayıf Dolar’ın, Amerikan mallarını ucuzlatarak ihracatı artırması ise olumlu etki… İhracat etkisi ikinci bir aşamada ekonominin büyümesine katkıda bulunuyor. Büyüme bir ekonomi bakımından ayrı bir önem ifade ettiğinden, Amerikalı yetkililer Dolar’ın zayıflamasından pek de şikâyetçi görünmektedir (Dura, 2008).

              2) İkincil etkilerden diğeri her ülke ve herkes için geçerli. Buna “yoksullaştırma etkisi” adını verebiliriz ve şöyle açıklayabiliriz: Dolar’ın değer yitirmesi, elinde dolar tutan herkesin, değer düşüşü oranında yoksullaşmasına, belirli oranlarda zarar etmesine sebep oluyor. Birçok iktisatçıya göre bu, dünyanın bu güne kadar görmüş olduğu en yaygın fakirleşme sürecidir.

              “Yoksullaştırma etkisi” bazı ülkeler açısından ayrı bir önem ifade etmektedir. Dolar’ın düşüşüyle birlikte, dolar cinsinden olan uluslararası rezervler ciddi ölçüde değer kaybına uğramıştır. Başka bir deyişle rezervlerini dolar cinsinden tutan ülkeler ciddî kayıplarla karşı karşıya. Bu açıdan en kritik ülke konumunda Çin’i görüyoruz. Son yılların en hızlı büyüyen ülkesi olan Çin’in döviz rezervi 1.4 trilyon dolar’ın üzerinde. Bugün Çin ciddî olarak Avro'ya geçmeyi değerlendirmekte. Hattâ başta İran, OPEC ülkeleri de dolar’dan vazgeçmeyi planlıyor (Dura, 2008).

             

              ii. Ekonomik Büyüme Üzerindeki Etkiler

              Krizin ilk etkilerinden biri de ekonomik büyüme üzerindeki etkidir. ABD’de ve Avrupa Birliği’nde ekonomik büyüme yavaşlıyor ve yavaşlayacak. Bu yüzdendir ki OECD tarafından ABD için verilen yüzde 2.1'lik büyüme rakamı önce yüzde 1.9 olarak revize edildi, sonra daha da düşürüldü.

              İktisatçılar arasında büyüme etkisi hakkında iki görüş var. Birincisi Eski ABD Merkez Bankası (FED) Başkanı Alan Greenspan’a ait. Eski başkana göre Amerikan ekonomisinin büyüme hızı yavaşlamaktadır, ancak resesyon olasılığı yüzde 50'den az. Resesyon, bilindiği gibi “ekonomik duraklama” demektir ve şu olgularla kendini belli eder: Büyüme hızının düşmesi, işsizliğin artması, yatırımların azalması… Öte yandan Nobel ödüllü iktisatçı Joseph Stiglitz’in tahmini daha kötümser: ABD ekonomisi derin bir gerileme ile karşı karşıya kalabilir. Bu yıl 1.7 milyon Amerikalı icra ve iflas nedeniyle evlerini kaybedebilir (Dura, 2008).

              Bunalımın üretim sektörüne yansımasıyla ekonominin stagflasyon sürecine girmesi, ABD için en büyük tehlike olarak görülüyor. Stagflasyon bir ekonomide işsizlik ve enflasyonun birlikte bulunması durumudur. Dünyada hızlı fiyat artışları ile yaygın işsizliğin bir arada yaşanması, ilk kez 1973 enerji krizi ile ortaya çıkmıştı.

 

              iii. Dünya Piyasaları Üzerindeki Etkisi

              Nihayet, krizin dünya piyasaları üzerindeki etkilerinden söz edilebilir. Bu etki hakkında iktisatçıların tahminleri genellikle şu merkezde: Önümüzdeki bir yıl içinde dünyada uzun süreli bir trend değişimi meydana gelecek, küresel bir resesyon salgını, dünya çapında bir kriz yaşanacak. Küresel piyasalar derinden etkilenecek; Türkiye gibi dış sermayeye bağlı olan bütün piyasalar vurulacak (Dura, 2008).

              Bununla birlikte krizin “yükselen piyasalar” üzerindeki etkileri konusunda iyimser düşünenler de var. Bir iktisatçımız bu görüşü şöyle açıklıyor: Söz konusu ekonomilerde “aslında işler çok iyi gitmekte, ortalamanın üzerinde bir büyüme performansı sağlanmaktadır. Dolayısıyla bu ülkelerdeki sağlam duruş, yaşanan dalgalanmanın küresel bir krize dönüşmesini engelleyecektir”. Bu tez, epeydir, başka ve benzer bir tezle destekleniyor ki o da şu: "ABD'de ve diğer gelişmiş ülkelerde yüksek riskli mortgage kredilerinden doğan bir krizin Avrupa ve yükselen piyasalar ekonomileri üzerinde çok fazla etkisi olmaz; zira, bu ekonomiler ABD ekonomisinden epeyce kopma yolunda. Diğer bir deyişle, gerek Avrupa’nın, gerekse yükselen piyasalar ekonomilerinin (az gelişmiş ekonomilerin) ABD ekonomisine bağımlılığı azalmıştır.”  İktisatçımıza göre bu görüş pek de sağlam değil. Çünkü güvenilir göstergeler söz konusu bağımlılığın o kadar da azalmamış olduğuna işaret etmektedir (Dura, 2008).

              Krizin dünya piyasaları üzerindeki somut etkilerine aşağıdaki örnekler verilebilir:

              a) ABD'li finans kuruluşlarının zincirleme açıklamalar dünya piyasalarını çarptı. Bir ara mali sistem durdu, krediler kesildi. Uluslararası yatırım bankası Morgan Stanley ABD'deki yüksek riskli konut kredileri nedeniyle 2007’de 3.7 milyar Dolar zarar edeceğini açıkladı. Citibank’ın konut kredileri ile ilgili kayıpları nedeniyle 30 milyar Dolar’lık ilave sermayeye ihtiyacı olduğu haberi yayıldı. Dünya para otoritelerinden gelen 'kaygı verici' açıklamalar risk iştahını azalttı, borsalardan kaçışı hızlandırdı.

              b) Eylül 2007’de İngiltere'nin en büyük “mortgage” şirketlerinden Northern Rock likidite sıkıntısına girdi. Uzun kuyruklar oluşturan İngiliz müşteriler, bankadan 4 milyar Dolar çekti. Borsadaki hisseleri yüzde 40 değer kaybeden Northern Rock finans şirketlerinden gelecek tekliflere açık olduğunu ilan ederek uzun bir süre kurtarılmayı bekledi. İflasın eşiğinde iken, Şubat 2008’de devletleştirildi.

              c) Son olarak ABD’nin önde gelen finans kuruluşlarından Bear Stearns batma noktasına gelince, hisse fiyatı 2 Dolar olmak üzere 236 milyon Dolar’a JP Morgan’a satıldı. Nisan 2007’de Bear Stearns hisselerinin fiyatı 160 Dolar, şirketin piyasa değeri ise 19 milyar Dolar’dı! Asya ve Avrupa borsalarında da büyük kayıplar yaşandı. FED eski başkanı Greenspan’a göre “sırada başka kurbanlar bulunuyor” (Dura, 2008).

              2. FİNANSAL KRİZİN TÜRKİYE’YE ETKİLERİ               2.1. Gerçekleşmekte Olan Etkiler

              En çok vurgulanan etkiler sıcak para, dış ticaret, üretim, dış borçlanma ile ilgili. Bir de iktisadi hesaplarla ilgili bir etki vardır.

              - Sıcak Para: Amerikan Merkez Bankası’nın sıkı faiz politikası yerli ve yabancı spekülatörlere, Türkiye’de finansal varlık tutmayı çekici kıldı. 

              - Dış Ticaret: Dolar’ın bu ölçüde düşük olması ihracatçıya zarar verdi. Çünkü Dolar’ın değer yitirmesi ihracatçı açısından gittikçe eriyen rekabet avantajı demektir.  Buna karşılık ithalat arttı, tabiî dış ticaret açığı da... İthalden alınan vergide de ciddî kayıplar yaşamaktadır.

              - Üretim: İthal girdiyle üretim yapan yerli sanayici Dolar’ın düşmesinden memnun. Çünkü Dolar’daki gerileme girdi maliyetlerinin düşmesi ve kârlılığın artması anlamına gelmektedir. 

              - Borçlanma: Genel olarak, Dolar’ın düşmesi döviz cinsinden borçlananlara yaradı. Ucuz Dolar bankaları daha fazla döviz cinsinden borçlanmaya itti, yurtdışından daha kolay borçlanabildiler. Bu da döviz alacaklarıyla döviz borçları arasındaki makası, açık pozisyonlarını artırdı. Konut başta olmak üzere yabancı para cinsinden tüketici kredisi kullananlar avantaj sağladı. Dolar’ın düşmesi devlete de kazanç getirdi. Bir hesaba göre devlet dış borç ödemelerine 2.5-3 milyar Dolar daha az para ayırmış oluyor.

              - İktisadi Hesaplar: Dolar değerinin düşmesi ve derin dalgalanmalar göstermesi, iktisadi hesapları güvenilmez bir noktaya getirdi. Sadece politikacıların işine gelen sanal artışlar, sanal zenginleşmeler ortaya çıktı (Dolar olarak kişi başına gelirin birkaç yılda iki katına çıkması gibi) (Dura, 2008).

 

              2.2. Olası Etkiler

              Krizin Türk ekonomisi üzerindeki olası etkilerinden, pratikte adı en çok geçenleri şöyle sıralayabilirim:

              - Yabancı Sermaye: Küresel kriz derinleştiği ölçüde, sıcak para başta olmak üzere Türkiye’ye yönelik yabancı sermaye girişi yavaşlayacak, hattâ duracaktır.

              - Döviz Kuru: ABD Doları ve diğer döviz kurları yükselmeye başlayacak, buna paralel olarak Türk Lirası da değer kaybedecektir. Çünkü küresel sermaye piyasalarında riskten kaçış başlamış bulunmaktadır. Likidite krizi bundan Türkiye’nin de etkilenmesini kaçınılmaz kılacak, kurlarda yukarı yönde hareketler başlayacaktır.

              - Dış Ticaret: ABD’deki ekonomik daralmanın Avrupa Birliği’ne yayılması ölçüsünde, Türkiye’nin Batı dünyasına yaptığı ihracat azalacaktır. İhracatın gerilemesi döviz krizini peşi sıra sürükleyecek, cari işlemler açığının finansmanı zorlaşacaktır. Etki, küresel duraklama derinleştiği ölçüde şiddetlenecektir.

              - Üretim: Özellikle ara mallar üretiminde dışa bağımlılık nedeniyle, yurt içi üretim olumsuz etkilenecektir.

              - Dış Borçlanma: Kredi maliyetleri artacağından, Türk şirketlerinin dışardan borçlanması güçleşecektir.

              - Diğerleri: Kimi ekonomistler bir stagflasyon sürecinden, devalüasyon - enflasyon burgacı olasılığından da söz etmektedir (Dura, 2008).

 

              2.3. Krizin Türkiye’deki Öngörüsü

                   Türkiye’deki bankacılık sisteminin mevcut yapısal özelliği ve piyasadaki aktörlerin kriz sırasındaki davranış biçimleri Türkiye’nin bu krizi göreli az hasarla atlatmasına neden olmuştur. Buna göre özellikle 2001 krizinden sonra atılan adımlar Türkiye’deki bankacılık sistemini sağlamlaştırmış ve bir istikrara kavuşturmuştur. Gerçekten de BDDK’nın sıkı bir şekilde bankaları gözetimi, bankaların sermaye yeterliliklerinde bir eksiklik olmaması, döviz varlıklarıyla döviz yükümlülükleri arasında bir denge olması ve ABD’dekinin aksine Türkiye’de konut ipoteğine dayalı tahvil/bono ihracının yapılmaması olumlu birer yapısal özellik olarak karşımıza çıkmıştır (www.finzoom.com.tr).

                   Krizin hissedilmediği 3 Ekim günü toplam YTL krediler 274 milyar YTL iken krizin ortasında, 17 Ekim’de, (sadece) 270 milyar YTL’ye geriledi. 3 Ekim’de döviz kredileri toplamı 75 milyar USD iken 17 Ekim’de (sadece) 71 milyar USD’a geriledi. Toplam YTL mevduatı ise 3 Ekim’de 285 milyar YTL iken 17 Ekim’de 289 YTL’ye

                   Krizden az zararla çıkılması için, daha somut adımlar atılması gerekmektedir. Bunlar şöyle sıralanıyor:

                   - Bankalardaki mevduat güvencesi arttırılmalı,

                   - Bankalara özellikle Merkez Bankası aracılığıyla (örneğin faiz oranlarını düşürerek) likidite sağlanmalı,

                   - Ödeme güçlüğü çeken birey ve şirketlerin borçları yeniden yapılandırılmalı (www.finzoom.com.tr). 

 

 

              2.4. Krizin Bireylere Etkisi

                   Türkiye dolar ve euro’nun yükselişine, kredi faiz oranlarının artmasına ve özellikle konut kredilerinde 20 yıla kadar çıkan kredi vadelerinin bazı bankalarca 5-10 yıla kadar geriye çekilmesine engel olamamıştır. Bu noktada bankaların kredi verirken artık daha seçici davranacakları açıktır.

                   Fakat uzmanlara göre krizin bu yöndeki olumsuz etkileri makul düzeyde kalmış ve yıkıcı olmamıştır. Hatta bazılarına göre kriz yeni fırsatların ortaya çıkmasına neden olabilir. Örneğin, artan konut kredisi faiz oranlarının konuta olan talebi azaltabileceği, bunun da hem yeni hem ikinci el konut fiyatlarını düşürebileceği yorumları yapılmıştır. Öte yandan halihazırda konut piyasasında var olan durgunluğun küresel krizden ziyade yanlış hedef kitleye hitap eden planlamalar ve buna bağlı olarak yanlış fiyatlandırma politikalarından kaynaklandığı belirtilmiştir.

                   Öte yandan, krizle birlikte uluslararası piyasalarda ortaya çıkan likidite sorunu nedeniyle Türkiye’deki bankaların yurt dışı kaynaklı kredi bulmaları zorlaşmış ve neticede bu bankalar iç piyasaya yönelmek zorunda kalmıştır. Bu ise doğal olarak mevduat faiz oranlarını yükseltmiştir. Kısa vadede yüksek mevduat faiz oranlarının düşmeyeceği beklentisini de göz önüne alırsak, kriz yatırımcılara karlı bir yatırım aracı sunmuştur.

                   Hükümetin krize yanıt olarak hazırladığı tasarı ise şunları öngörmektedir:

                   - Yurtiçi yerleşikler yurtdışında tuttukları varlıklarını herhangi bir vergi ödemeden ülke içine getirebilecekler,

                   - KOBİ’lerin kullandığı kredilerin faiz yüklerinin bir bölümü Hükümet tarafından karşılanacak (www.finzoom.com.tr).

                   Yaşadığımız küresel kriz ABD ekonomisinin belirli bazı yapısal özelliklerinden kaynaklanmış ve hızla dünyaya yayılmıştır. Fakat finansal yapısı ABD’den farklılık gösteren Türkiye’de kriz faiz oranlarını ve döviz kurlarını yükseltmesine rağmen yine de göreli daha az hasara yol açmıştır. Ayrıca, hemen her krizde olduğu gibi bu krizde de yeni fırsatlar ortaya çıkmıştır. Düşmesi öngörülen konut fiyatları, artan mevduat faiz oranları, yurtdışı varlıklara transferleri halinde vergi muafiyetinin ve KOBİ kredi faiz yüklerinin paylaşılmasının öngörülmesi bunlara örnektir.

              SONUÇ

              Bir yıl önce ABD’de ortaya çıkan mortgage (uzun vadeli ev kredisi) kriziyle başlayan süreçte küresel finans piyasaları son zamanların en kötü dönemini yaşamaktadır. Her ne kadar kriz bir finans ve kredi krizi olarak ortaya çıktıysa da asıl neden ABD’deki genel tüketim dengesizliğinden başlamıştır. Elindekinden ve kazanabileceğinden fazla tüketim yaparak açıkları kredilerle finanse etme yoluna giden Amerikalılar ve bu kişilere yüksek riskli aynı zamanda da yüksek getirisi olan kredi verenler krizin asıl sorumlularıdır.   Kredilerin geri ödemesinde yaşanan sıkıntılarla başlayıp icraların artmasıyla kriz yavaş yavaş gelişmiştir.

              Konut fiyatlarındaki düşüşten ve faizlerdeki artışla birlikte esnek faizli kredi ile uzun vadeli konut kredisi alanlar bu kredileri ödeyememiş ve sonucunda da konut finansmanı işinde çalışan veya aracılık eden kurumlar teker teker batmaya başlamışlardır. 2006 yılından bu yana 100’e yakın mortgage kurumu ve bu krize maruz kalan bankanın batması yeni ev alımında kredi açığına, bu açık da kredi faizlerini yükselterek daha fazla evin haczedilmesine neden oldu. Bu hacizlerle birlikte konutlardaki arzın artmasıyla konut fiyatları daha da düştü. “Batmasına izin verilemeyecek kadar büyük” bankaların sırayla iflas durumuna gelmeleri mecburen Lehman Brother’s gibi bazılarına bu “izin”in verilmesine yol açtı. Bu süreç sonunda devasa büyüklükteki yatırım bankalarını etkileyecek düzeye erişti ve batmalarına veya devletleşmelerine sebep oldu.

              Gelişmekte olan ülkelerden biri olan Türkiye henüz krizin etkilerini direkt olarak hissetmedi. Ancak hızla küresel bir karakter kazanan krize Türkiye, yüksek cari açık, çift haneli bir enflasyon, yüksek reel faiz ve özel sektöründeki yüksek döviz açığı pozisyonuyla yakalanmıştır.

              Türkiye için çok ciddi bir sorun olan istihdam için günü kurtarma adına değil geleceğe yönelik politikalar geliştirmelidir. Çünkü bugün krizin etkilerinden zarar görülmeden kaçılsa bile Türkiye’nin olmayan istihdam politikası ile ileride kendi krizini kendi yaratabilecek potansiyeli vardır.

              Sonuç olarak son 70-80 yılın en büyük krizi olarak adlandırılan ABD kaynaklı kriz dalga dalga bütün dünyaya yayılırken krizden hiç etkilenmemek olanaksızdır. Kötü ve yıkıcı etkileri en aza indirmek için önleyici tedbirler almak gerekmektedir.


 

              KAYNAKÇA

- DURA, Prof.Dr. Cihan., 2008, “Küresel Krizin Etkileri”, www.y-tm.com.tr

- USLU, Sami., 2008, “Küresel Ekonomik Krizin Derin Sebepleri”, Zafer Dergisi.

- Radikal Gazetesi, 14 Ekim 2008, www.radikal.com.tr

- TCMB, Enflasyon Raporu, 2008, www.tcmb.gov.tr

- www.finzoom.com.tr     

 

Yorum Yaz